EBUSSUUD EFENDİ
Osmanlı Devleti, imparatorluk sürecine geçmeden önce, yani 15. yüzyıl ortalarından önceki dönemlerde Selçuklu ve Horasan kültürünün etkisi altındaydı. Hatta Anadolu Müslümanlığını bu zamana kadar Orta Asya’dan gelen şeyh ve dervişler şekillendirmiş, 13. ve 14. yüzyıllarda Timur İmparatorluğu topraklarında yetişen birçok İslam bilim insanı Anadolu’ya gelmişti. Bu kişiler genellikle İslam’ın itikatta akılcı yorumu olan Maturidiye mezhebini benimsemişler, bu nedenle de Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında birçok bilim insanının yetişmesinde etkili olmuşlardı. Ali Kuşçu ve Piri Reis bu insanlardan bazılarıydı.
Devlet imparatorluk sürecine geçince özellikle Fatih Sultan Mehmet’in zamanındaki İslam âlimleri bu yolu terk ettiler. İtikatta bir Arap yorumu olan El Eş’ariye’yi tercih ettiler. Buna göre akılcılık değil, nakilcilik daha önemliydi. Bu görüşü savunan İmamı Gazalinin fikirleri Osmanlı medreselerinde egemen oldu. Bu medreselerde 16. Yüzyıl ortalarından itibaren pozitif bilimler yasaklandı. Bu yasaklamalarda Zembilli Ali Efendi ve Ebussuud Efendi gibi şeyhülislamların fetvaları etkili oldu.
Osmanlı medreselerine en fazla etki eden kişilerin başında gelen Ebussuud Efendi, 30 Aralık 1490 tarihinde Çorum'un İskilip ilçesinde doğdu. Aslen Kürt’tür. Şeyh Muhiddin Mehmed Efendi'nin (Muhyieddîn İskilibî) oğludur ve anne tarafından da Ali Kuşçu'nun torunudur. Ne hazindir ki anneden dedesi olan Ali Kuşçu’nun akılcı yolunu terk ederek İslam’ın nakilci yorumu olan El Eş’ariye’nin etkisinde kalmıştır.
Yıllarca büyük İslam âlimi olarak tanıtılan 16. Yüzyıl Şeyhülislamlarından Ebussuud Efendi’nin icraatları ve vermiş olduğu en meşhur fetvalar hakkında çok çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Ebussuud Efendi’yi Osmanlı tarihinin en büyük fıkıh, ahlak ve hukuk adamı olarak tanımlayanlar olduğu gibi, birçok katliama din adına izin verdiğini söyleyenler ve koyu bir taassupla kendi yorumunun dışındakileri kâfir ilan edecek kadar ileri gittiğini belirtenler de vardır. Konu tarihi belgeler ışığında objektif olarak incelendiğinde Ebussuud Efendi’nin günümüze kadar gelen mezhep ayırımcılığı ve dini hoşgörüsüzlük kültürünün kökleşmesinde büyük katkısı olduğu anlaşılır.
Şeyhülislamların ve öteki din görevlilerinin büyük bir kısmı, aynı zamanda halife de olan Osmanlı padişahlarının emir ve fermanlarına fetvalarıyla dini kılıflar uydurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim’in ünlü Şeyhülislamı İbn-i Kemal ve Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü Şeyhülislamı Ebussuud Efendi dönemleri, bu fetvaların tipik örnekleriyle doludur. Ebussuud Efendi’nin İbn-i Kemal’den ders aldığı bilinmektedir.
Sözde cinlerin de çeşitli sorunlar karşısında danışmanlığını yaptığını söyleyen İbn-i Kemal’in günde bin adet şer’i sorunu cevaplandırdığı belirtilir. Böylece hem inslerin (insanların) hem de cinlerin müftüsü olduğu için “Müft-is Sakaleyn” olarak adlandırılır. İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim’den sonra Kanuni Sultan Süleyman’ı da Safevilere karşı mücadeleye teşvik etmiştir.
Osmanlı ulemasının bu tür yaklaşımlarını ve dinsel kışkırtmalarını Köprülüler dönemi dışında hemen her dönemde görmek mümkündür.
Ebussuud Efendi fetvaları ve tefsirlerindeki yorumlarıyla, tasavvuf düşüncesini zararlı bulan Kemalpaşazade’yi desteklemiştir. Kendisi gibi düşünmeyen devrin ünlü mutasavvıfları Şeyh Muhyiddin Karamani’yi 1550 de, Şeyh Hamza Bali’yi de 1560 ta verdiği fetvalarla idam ettirmiştir.
Onun döneminde dine zarar verdiği gerekçesiyle başta felsefe olmak üzere matematik, hendese (geometri) gibi fen bilimleri medrese programlarından çıkarılırken İstanbul rasathanesi yıkılmıştır. “Medreselerde pozitif bilimlere gerek yoktur” anlamındaki fetvayı veren Ebussuud Efendi’dir. Matbaanın gelişi engellenmiş, bu icraatlar ile toplumun gelişim dinamikleri köreltilerek halkın statikleştirilip kullaştırılmasının önü açılmıştır. Böylece Osmanlı düzenine karşı gelişebilecek her türlü muhalefetin önünün kesilmesi amaçlanmıştır. Yani sadece koyu bir taassup ve bağnazlıktan öte anlam ifade etmeyen bir düzen kurulmuştur.
Şeyhülislam Ebussuud Efendi, dönemin devlet işlerini ve sivil hayatını inandığı dinsel hükümlere (şeriata) göre şekillendirmiştir. Bu yüzden, Yunus Emre’nin şiirlerini bile dine aykırı bulmuş, "Bu şiirleri okuyanların öldürülmesi gerekir." diye fetvalar vermiştir. (1)
Yunus Emre’nin, “Cennet cennet dedikleri/Bir ev ile birkaç huri / İsteyene ver sen onu/Bana seni gerek seni.” dizelerini okumak, Ebussuud Efendi zamanında idam edilmeyi göze almak demekti.
Yunus Emre ve Hallac-ı Mansur gibi değerler Ebussuud Efendi’nin gözünde birer kâfirdi.
Yavuz Sultan Selim zamanında başlatılan Anadolu alevi Türkmen halkının katli Yavuz’u dahi aratacak şekilde Ebussuud Efendi’nin fetvaları ile hız kesmeden devam etmiştir. Ebussuud Efendi, Kanuni Sultan Süleyman’ın bizzat isteği ile Anadolu Yezidilerinin katline de fetva vermiştir. Böylece binlerce Yezidi katledilerek sadece Alevi Türklere değil Yezidi Kürtlere de yaşam hakkı tanınmamıştır.
Yezidi katliamları da göstermektedir ki Alevi Türklerin katli İran ile yaşanan siyasi rekabet ile açıklanamaz. Bu katliamlar ile Türklerin Sünni-Hanefi, Kürtlerin de Sünni-Şafi inancı dışında başka bir inanca sahip olmalarının istenmediği yani Anadolu insanının mezheplerine göre ayrıştırıldığı açıktır. Kaldı ki Hanefilik mezhebinin kurucusu sayılan İmam-ı Azam Ebu Hanife, Ehlibeyt’i savunmadaki özgün tavrı ve akılcılığa verdiği büyük önem nedeniyle diğer “Ehl-i Sünnet vel Cemaat” imamlarından ayrılmaktadır.
Kanuni döneminde, Osmanlı yasalarına yaptığı katkılara rağmen Ebussuud Efendi, daha çok Anadolu'da Kızılbaş olarak nitelendirilen Türkmen Alevileri için verdiği acımasız fetvalarıyla bilinir. Verdiği fetvalar arasında “Kızılbaşların canları, malları helâldir, onlarla savaşırken ölmek şehitliğin en yücesidir ve Kızılbaşların kestiği hayvanın eti mundardır, yenmez” gibi, günümüzde de bilinen fetvaları yer alır.
Ebussuud Efendi’nin ünlü fetvaları, Erdoğan Aydın’ın “Nizam-ı Âlem ’in Gayrı Resmi Tarihi” adlı eserinde yayınlanmıştır. Aşağıda bu fetvalardan yapılan alıntılar, 16. yüzyıldaki Osmanlı egemen zihniyeti hakkında okuyucuya net bir fikir verecektir:
Soru: Bir kişi açıktan açığa Ramazan günü yemek yerse, sorgulamasında “Ramazan hadistir düzme, koşmadır” derse ve bu sözünde direnirse ne yapmak gerekir?
Cevap: Elbette öldürülmesi gerekir.
Soru: Seyyidler “ibadetle ilgili kararlar bizi bağlamaz” derlerse bunlara ne yapılır?
Cevap: Bu inanç üzerine direnirler, Şeriat yoluna gelmezlerse dinsizlikleri anlaşılmış olur, bu nedenle öldürülmeleri gerekir.
Soru: Bazı sufiler “bize şeyhimiz böyle buyurdu” diyerek sürekli zikretseler onlara ne yapmak gerekir?
Cevap: Şeyhleri olan dinsizin buyruğunu Tanrı Peygamber’inin buyruğuna yeğledikleri için hepsinin öldürülmeleri gerekir.
Soru: Kızılbaş topluluğunun topluca öldürülmeleri dine göre helal midir? Bunları öldürenler gazi bu sırada ölenler şehit olur mu?
Cevap: Kızılbaşların topluca öldürülmesi elbette dinimizce helaldir. Bu en büyük kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliği en ulusudur.
Soru: Önderleri Peygamber soyundan olduğu için Kızılbaşların öldürülmesinin helal olduğundan kuşku duyulmaz mı?
Cevap: Hâşâ, en küçük bir kuşku duyulmaz.
Soru: Bir kişi diğerine selam verirken “aşk olsun” dese, diğeri de “ya hu” diye karşılık verse bunlara ne yapılır?
Cevap: Yüce Allah’ın saptadığı selamı beğenmeyen kâfir olur.
Soru: Bir kişi diğer iki kişiyi dinsizlikle suçlarsa ne yapılır.
Cevap: Dinsizlikleri anlaşılırsa öldürülmeleri gerekir.
Soru: Birisi “ gerçekten Hallacı Mansur’un davası doğrudur” derse ne yapılır?
Cevap: Hallacı Mansur’a yapılan yapılır (yani derisi yüzülerek öldürülür).
Kanuni Sultan Süleyman ve onun devşirme düzeni kendisine tehdit olarak neyi görüyorsa, onu bertaraf etmek için Ebussuud Efendi’yi kullanıyordu. Bu durum Kanuni’nin oğulları Şehzade Mustafa ve Şehzade Beyazıt için de geçerliydi. Ebussuud Efendi de her türlü şer’i kılıfı uyduruyordu.
Din diye gerçekleştirilen bu uygulamalar, bazı kısa dönemler dışında Osmanlı Devleti’nce Nizam-ı Âlem ideolojisinin bir aracı gibiydi.
Tarihe ve tarihi olaylara gerçekçi bir yaklaşım isteniyorsa “tarihle yüzleşmekten” kaçınmamak gerekir. Tarihle yüzleşmek, sadece Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet kurulurken uygulanan baskıcı yöntemler midir? Osmanlı tarihi boyunca tarikatlar, özellikle de Nakşibendî tarikatı Alevi Türkmenlere karşı baskı aracı olarak kullanılmamış mıdır?
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkler arasında yaygın olan ve nüfus cüzdanlarımızda bile belirtilen itikatta Maturidiye mezhebi zamanla neden köreltilmiştir? Türkiye’deki Sünni inanç giderek akılcılığı terk edip İslam’ın bir Arap yorumu olan “El-Eş’ariye” ekolüne doğru kaymakta mıdır?
Kuşkusuz bütün bunlarla yüzleşmek gerekir. Tıpkı Büyük İslam Âlimi Muhammet İkbal’i takip ederek. Büyük İslam Âlimi Muhammet İkbal: “Ben, insan zihninin doğal özgürlüğünü ezen tüm bu gelenek ve göreneklere saygı göstermiyorum" diyor. Ben de saygı duymuyorum.
KAYNAKÇA:
(1) İstanbul Millet Kütüphanesi şeriye no. 80’de kayıtlı Fetâvâ-yi Ebussuud adlı eserin 217a ve 217b’de kayıtlı bulunan fetva.
DÜZDAĞ Ertuğrul Mehmet, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1983
AYDIN Erdoğan Nizam-ı Âlem’in Gayri resmi Tarihi, İstanbul 2013
ÖZİPEK Mustafa, Ebussuud Tefsirinde Cihat Kavramı, (Doktora Tezi) Çorum 2013
DÜZENLİ Pehlul, Şeyhülislam Ebussuud Efendi, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Cilt III, sayı:2005, 441/475
PEÇEVİ TARİHİ, Cilt I, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1992
JOSEPH von Hammer, Osmanlı Tarihi, Cilt II, İstanbul 1991



